Facebook'ta takip et.Twitter'da takip et. Abone Ol!
shopify stats
İlber Ortaylı yazdı
TÜRKİYE
2019-11-11 06:49

İlber Ortaylı yazdı

10 Kasım 1938... Dünyada Manzara-i Umumiye...

 

Atatürk’ün ölümünden 4 yıl evvel Lyon Belediye Başkanı ve Milli Meclis Başkanı Fransa’nın seçkin politikacı ve entelektüeli, Beethoven üzerine unutulmaz kitabın yazarı Edouard Herriot, Türkiye ziyaretini yaptı. Her tarafta gördüğü “mektep” binaları onu etkilemiş. Türkiye’nin 20. asrın ilk yarısında yüzde 90’a varan okuma yazmazlık sorununu büyük ölçüde halledemediği malum, fakat yapılan girişimler, yetiştirilen insan sayısı o dönemin Asya-Afrika ülkelerine değil, bazı Avrupa ülkelerine göre dahi hayran olunacak düzeydeydi. Zira okul gören çocukların bu okuldan yararlanma dereceleri bugünkü Türkiye ile mukayese edilmeyecek kadar sağlamdı. Ortaokul çocuğu, bankada çalışabiliyor. Lise mezunları hakikaten bürokraside ve iş hayatında yetenekli. Maarif ordusu inanmış ve yetişmiş öğretmenlerden kurulu.

 

 REFİK SAYDAM LİDERLİĞİNDE

 

Sağlık sistemine bugünkü gözle bakamayız. Penisilin ve sülfamitlerin bulunmadığı, Birleşmiş Milletler sağlık örgütleri gibi kuruluşların aktif olmadığı bir dünyada Türkiye’nin sağlık ordusu başlarında Refik Saydam gibi dürüst, yetenekli ve icatları olan bir askeri doktorla planlı, programlı bir şekilde bazı engelleri geçmeyi becermiş. Bu tespit Hitler’den kaçan ve Türkiye’ye sığınan ünlü pediatri hocası Dr. Albert Eckstein’ın görüşleridir. (Eckstein’ın hatıratı, yıllar önce Cumhuriyet tarafından basıldığı halde Türkiye’nin en az okunan kitaplarından.) Bozkırda kurulan üniversite ve İstanbul Üniversitesi ürünlerini vermeye başlamıştı. Sanayi henüz kamunundu, özel sektör henüz başarılı değil, teşviklere rağmen söyleniyordu ve hep söylenecek, hep mızıldanacaktı. Tarım toprakları kapasitenin altında. Feodal bir ağa hâkimiyeti yok değil, fakat asıl sorun Türkiye topraklarının işletilememesi. 1930’lardaki Serbest Fırka deneyiminin bütün aceleci kuruluşu ve kadrolarının yamama olmasına rağmen büyük başarı göstermesinin başlıca nedeni buydu.

 

ASLOLAN TOPLUMUN EĞİTİMİ

 

Aşar vergisinin kaldırılması gibi tedbirler üretimin artmadığı bir bölgede fazla memnuniyet ve kabul yaratamaz. 1920’lerde kurulan Ankara Ziraat Enstitüsü’nün mezunları kapışılan değil, zor iş bulan iyi yetişmiş gençlerdi. Bütün bunlara rağmen Türkiye Cumhuriyeti okumak isteyen yetenekli gençlere muasır dünyanın ölçüleri dışında imkân veriyordu. Bu konuda ülke ancak Sovyetler Birliği’ndeki hızlı okullaşma ile mukayese edilebilirdi. Burada Türkiye tarih ve coğrafya alanında eğitimin bir amacı vardır: Yerkürenin coğrafyasını ve tarihini benimsemek. Bir ulusun söz sahibi olması buna bağlıdır. Açık konuşalım: Atatürk’ün ölümüne kadar önemli başarılar gösteren bu çaba sonra tavsadı ama Türkiye o vakte kadar var olan eğitim kurumlarının, kültürel faaliyetin derlenip toplanmaya ve kurumlaşmaya başladığı bir alandı. Üstelik bu, devrin savunma masraflarının aleyhine yapıldı. Kararı verenler Birinci Cihan Harbi’nin general ve mareşalleridir. Aslolanın toplumun eğitimi ve uzun süren Cihan Harbi’nde kaybettiğimiz aydın gençliğin telafi edilmesi olduğu çok açıktır. Atatürk’ün 1934 ve 1935’ten itibaren hastalığının ağırlaştığı açıktır. Hükümetin kendi kontrolü dışındaki bazı politikalarına buna rağmen geç de olsa müdahale etmektedir. İsmet Paşa ile arasındaki gerilimin, bazı kalemlerin kolayına iddia ettiği gibi İsmet Paşa’nın devletçiliği ve Atatürk’ün özel sektör taraftarı olmasıyla alakası yoktur. Dünya bir iktisadi buhrandan geçmektedir. Cihan Harbi bütün iktisadi kurguları, mali kurumları altüst ettiği gibi cemiyetlerin ahlak ve hukuk anlayışını da sarsmaktadır. Avrupa kıtası, Anglosaksonlar hariç süratle totaliter rejimleri ve entegrist dediğimiz “Fert yok, devlet ve toplum var” tipi milliyetçiliği süratle benimsemektedir. Böyle bir dünyada demokratik rejime geçişin güçlükleri çok açıkça ortadadır.

 

GÜLÜNÇ VE POLİTİK YORUMLAR

 

2000’li yılların mantığıyla 1930’lar Avrupa’sının yargılanmasına geçilecek olursa Hitlerizm’in korkunç gaddarlığı ve kan dökücülüğüyle Portekiz’de Salazar’ın diktatoryasını hatta Polonya’da Mareşal Jozef Pilsudski’yi aynı kefeye koymak gibi bir eğilim belirmiştir. Son 30 senenin içerisinde bilhassa Amerikan tarih çevrelerinin bilgisizliğiyle ve yarım felsefe yapma özentisiyle ortaya atılan teorileri böyle değerlendirmek gerekir. Kemalizm, çok gülünç ve politik hedefi olan yorumlara tabii tutuluyor. Şu anda Britanya gibi ciddi eleştirilere, kaynaklara dayanan tarihçiliğin ülkesinde bile bazı yavan bilgilerin tekrarlandığı görülüyor. Hitler’in ırkçılığı ve ayrımcılığının Atatürk’ten kaynaklanması gibi gülünçlüğe varan yorumlar böyledir.

 

DEDELERİNİ YAZAMAYAN NESİL

 

Türkiye 2000 yıldır savaşan bir kavmin memleketidir ve bu savaşlar klasik dönemin silahları, Rönesans’ın ateşli silahları kadar 19. yüzyılın askeri nizamı içinde de aynı şiddetle devam etmiştir. Bununla birlikte II. Murad’ın Varna Savaşı da, İstanbul Kuşatması da, II. Viyana Kuşatması da, Plevne Savaşı da, Balkan Muharebeleri de eşit derecede bilgisizlikle ve yüzeysel olarak kaleme alınmaktadır. Dedelerinin yaptığını yazamayan nesiller söz konusudur. Bu gürültünün ortasında birtakım kahvehane düşünürleri ve tarihçileri I. Cihan Harbi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın da diğer komutanların da savaşmadığını, hatta İstiklal Savaşı’nın bir illüzyon olduğunu ileri sürebilmektedirler. 81 yıldan sonra Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ve onun çağdaşı savaşçıların ve aydınların biyografilerini dikkatle yazmak, derlemek ve gözden geçirmek durumundayız. Oysa Atatürk’ün çevresinin biyografik bilgileri halen noksandır. Türkiye insan portrelerinin çizilmediği muhteşem bir ülkedir. Biyografi yazmaktan ve arşiv taramacılığından uzak bir tarihçiliğin sözü sokağa kaptıracağı açıktır. Türkiye’nin başardıklarını anlatamayan tarihçilik söz konusudur. Eğer eğitimimiz bu düzeyde devam ederse daha feci manzaraların da görüleceği, 1920’ler ve 1930’ların başarılarını gittikçe fikir dünyamızda yıkıma götüreceğimiz açıktır.

 

AZİZ DOSTUMUN ARDINDAN

 

Özdemir Nutku, 1960’lar Ankara’sının en ilginç sanatçı aydınlarındandır. Robert Kolejliydi ama alışılmamış bir kariyer izlemişti. Almanya’da tahsiline devam etti. Bir konser piyanisti olarak hayatına başladı, gençlik yıllarında bunu bir caz üstatlığına çevirdi. Robert Kolejliler arasındaki bir geleneği takip etti, tiyatrocu oldu. Sahneye oyun koymak ve tiyatro tetkikleri önceliği oldu. Çalışkandı, bol üretiyordu. Tiyatro dünyasından 20’yi aşkın çeviri, tiyatro tarihi ve sanatı, oyunlar ve senaryolar telif ve tercüme olarak yayınladı. Bu kabarık listenin yanında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü aslında onun ve Sevda Şener’in eseri olan bir kuruluştur. Burada yetiştirdiği öğrenciler ve verimliliğine rağmen 1970’lerin sonunda İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’ne geçti ve Güzel Sanatlar Fakültesi’nde tiyatro bölümünü kurdu. İzmir gibi sevimli bir şehrin ve davranışları itibarıyla uygar bir halkın tiyatro sanatıyla daha içlidışlı olmasında payı olanlardandı. 88 yılını dolu dolu yaşadı. Hiç kuşkusuz sık sık özleyeceğimiz akademik portrelerden ve dostlardandır.


Bu haber 81 kez okundu.

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
                                                   4 + 7 = ?

HAVA DURUMU

ANKARA

SON YORUMLAR

ANKETLER

Avusturya hükümetini ne kadar başarılı buluyorsunuz?

 

Pusula Gazetesi Haber Portalı © 2005 | İzinsiz ve Kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Web Mail