Facebook'ta takip et.Twitter'da takip et. Abone Ol!
shopify stats
Muhammed Sanaç
“İyilerin” zulmü...
12.10.2018


 
Yaşam serüvendir. Kimi zaman acı ve zorluklar, kimi zaman sevinç ve neşe ile ama her zaman sınanma ile geçer. Sınanmak insanın kaderidir, nitekim insanoğlu bazen korku, bazen açlık, bazen mallardan, canlardan ve ürünlerden eksilenlerle (Bakara 155) sınanır. Sınanma imtihan geçilmesi ve başarılması gereken ve karşılığında dünya ve ahiret mutluluğunu kazandıran çok önemli bir süreçtir. Sınanma bir süreçtir ve bu süreç noktayi koyan unsurdur. Çoğu zaman imtihanı, çocuklarımızın okuldaki sınavları gibi algılamamız sonucuna önem verip süreci görmezden gelmemize neden olmakta, yaşadıklarımızı idrak etmemizi ve anlamlandırmamızı adeta imkansız kılmaktadır. Peki bir gencin ölümüne veya yetim kalışını, hastane odasındaki inlemeyi, günlerce yemek yemeyen bir yetimin açlığını, savaştan, ölümden ve zulümden kurtulmak için düşülen yolları, yürekleri dağlayan gözlerdeki korkuyu anlamak ve anlamlandırmak kolay mıdır? Yaşamamış olan için idrak etmek olası bir durum mudur? Elbette değildir…
 
Dünyadaki olumsuzlukları, kötülükleri, adaletsizlik, haksızlık ve zulümleri insan vicdanının kabul etmesi doğru değildir. Fakat acıların, kötülüklerin okunması ve onlara karşı mücadele edilmesi bir imkan meselesinden çok bir vicdan ve kulluk meselesidir. İşte sinanma tam olarak burada başlamaktadır! Sınanma kelimesinin insanın bilgi, beceri, yetenek, kabiliyet, liyakat ve zekasını ölçmek, ortaya çıkarmak; altın, gümüş, bakır gibi madenleri eritip cürufundan, bir nevi küfünden arıtmak anlamına gelmesi derin mesajlara işaret eder. Aynı madenin küfünden arınması gibi imtihan da insanı nefsinin cürufundan temizler ve saflaştırır. Özüne, fıtratına yaklaştırır. Eğitir, ahlakını inşa eder, terbiye eder, insanın iyi ve olumlu yanlarını sergiler. Bu nedenle musibet olarak adlandırılanlar da daha iyi insan ve kul olmak için birer firsat ve imkandır aslında. En ağır sınamaları Allah’ın seçtiği nebilerinin yaşaması çok manidardir düşünenlere.
 
Sınanma karşısındaki duruş açıları, sıkıntı ve güçlükleri hem daha iyi bir insan hem de daha iyi bir kul olmak için fırsat şeklinde değerlendirmek musibetlere karşı bir duruş geliştirmeyi de gerektirir, insanın karşı karşıya kalacağı sınamayı anlatan ayetlerde bu duruşa işaret edilmektedir:


“Sabredenleri müjdele!”. Onlar; başlarına bir musibet gelince ‘Biz süphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.’ derler. (Bakara 155-156)
“Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye böyle yaptık. Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez“. (Hadid 23)


Dilediğine bol verir, dilediğine bir ölçüye göre verir, dilediğinden çekip alır. Veren O alan O’dur. Insana düşen bu noktada “veren O ise alan da O ise nedir benden çıkacak“ diyebilmektir. Bu düşünce insanı bunalım, depresyon, kendine zarar verme halindan muhafaza eder. Sabır göstermek rahatlatır, hayata ve yaşama bağlar, isyandan uzak tutar ve her şeye dinamizm kazandırır. Dermansız bir hastalığa kapılmış bir mü’min Eyüp nebiyi hatırlar ve sabreder. Devasız derde karşı sergilenen sabır isyandan uzak tutan bir kazanımdır. Kazandıran bu sabır, insanı miskince oturmaya değil, ayağa kalkmaya teşvik eden bir sabırdır.

Sabrın aktif ve dönüştürücü etkide bulunması acının, sıkıntının doğru olarak tespit edilmesi ile mümkündür. Şayet karşı karşıya gelinen sıkıntıda insanın bizatihi ihmali, eksik ve yanlışı varsa bu hata ve yanlışı önce fark etmek ve daha sonra düzeltmeye gayret etmek sabrın ilk adımını teşkil eder. Şayet yaşanan sıkıntıda kişinin fert olarak bir etkisi ve sorumluluğu yoksa çözüm için yapabileceklerine odaklanması yerinde olacaktır. Küresel felaketler de dahi insana bireysel olarak düşen vazifeler ve görevler vardır. Bir savaş maduruna kol germek, yetime destek vermek kimi zaman bir lokma yiyeceğini ve kimi zaman bir battaniyesini paylaşmak, hiç biri yoksa bile tebessüm etmek. Ancak bazı acılar yapilabilecek her şeyin bittiği, çözümden söz edilemeyecek nitelikte olabilir. Örneğin ölüm başında gelmektedir. Böylesi bir durumda bile acının, hüznün doğru biçimde yaşanması, ölümün yeni bir evrenin başlangıcı olduğu hakikatinden hareketle kaybedebilenin yeni hayatında dua ve hayırla anılması yapilabilecekler arasında sayılabilir.

Her ölümde, beklenmedik, trajik şekilde ve genç ölümlerde bile, bu durumla karşılaşan için bir anlamın varlığını aramak, acıyı okutmaktır. Buna benzer bir yaklaşım hiç şüphesiz acıyı ve kaybı anlamlı kılacaktır ve kişinin dayanma azmini de arttıracaktır. Kaybettiği yakınının ölümü, başka bir hayatın korunmasına, başka bir insanın hayrına vesile olacak bu yaklaşım ise kişinin fıtratını öne çıkararak hem dünya yaşantısını hem de ahireti kazanmasını sağlayacaktır.
 
Doğumda olduğu gibi ölüm de kişi için yalnız yaşanır. En yakınlar, aile dahi kabrin başından geri dönerler. Dolayısıyla insan ailece de sınanır. Hastaliklar, ihanetler, maddi yokluklar, kazalar, aldatmalar…


Ailece sınanmanın her bir aile ferdine öğreteceklerinin yanında aile olarak kazandıracakları da bulunmaktadır. Aile olarak birlikte hareket etmek, acıları paylaşmak, sorunlarla birlikte mücadele edebilmek bu sürecin kazançlarıdır. Aile bireyleri gereken sabrı göstermede birlikte hareket edebilir, birbirlerine destek olabilirler ise yaşanan sıkıntılar, karşılaşılan imtihanlar ailenin ve aile bağlarının güclenmesini sağlayacaktır. Olumsuz durumlarda tüm aile bireyleri aynı seviyede etkilenmek veya aynı ölçüde dirençli olamazlar. Kimileri çok etkilenirken, kimileri de yok denecek kadar etkilenir. Kişi bir aile ferdiyle de sınanabilir. Sabrın ilk anda gösterilmesinin önemi ve zorluğu yanında sabretmenin en zor olduğu durumlardan bir diğeri de aile fertlerinin birbiri ile sınandığı durumlardır. Anne babanın evladıyla, evladın anne babasıyla, eşlerin ve kardeşlerin birbirleriyle. Ailece karşı durulması, mücadele edilmesi ve sabredilmesi en zor haller bunlardır. Fakat her imtihanın bize söyledikleri, öğrettikleri vardır ki aile fertleriyle imtihan da mutlaka bizim içindir ve arka planda başka anlamlar taşımaktadır. Bu sınamaya karşı tutumumuzu belirlerken farklı şekillerde pek çok nebinin yaşadıkları ve yaklaşımları bize örnek olacaktır. İbrahim’i taşlatmak isteyen babası, Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri, Nuh ile alay eden oğlu ve eşi, Lut’un iman etmeyen eşi, evlatlarının birbirleriyle karşı karşıya gelişini yaşayan Adem, Yusuf’u kaybeden Yakub…


Tüm bunlar bize sabretmeyi, vaz geçmemeyi, haksızlıklara sessiz kalmamayı, adaleti savunmayı ve mutlak kudret sahibi yüce Allah’tan yardım istemeyi öğretir. Dert içinde kaybolmamak, onu okumak ve anlamak için…
 
Konuyla bağlantılı olarak şunu da ifade etmeliyim; ne yazık ki günümüzde zulmün büyük oranı kötü insanlar değil, normal insanlar tarafından işlenmektedir. Kötülük gerçek bedenlerin gerçek bedenlerle çarpışmasına sebep olan zalimlerin, insafsızların ve ahlaksızların yaptığıdır. Fakat insanların çoğu, bunlar olurken evlerinde, iş yerlerinde oturuyor, kendilerini işlerine, meşguliyetlerine veriyor ve Allah’ın kendilerini böylesi felaketlerden uzak tutmasını diliyor. Kötülüğün hor görme, kibir ve akıl hastalıkları neticesinde ortaya çıktığı zannedilir. Fakat bu çok büyük bir yanılgıdır. İyilik ve kötülük birbirlerini tamamen dışlamazlar. Hatta en büyük zulümlerin gerçekleşmesi için bir çok iyi insana gerek vardır. Adolf Eichmann, 2. dünya savaşında nazi soykırımının gerçekleşmesinde büyük rol oynayan dehşetten sorumlu bir şahıstır. Bu şahısın duruşmasına katılanlar kendisinin aslında o kadar korkunç biri olmadığını ifade etmişlerdir. Kötücül veya tehlikeli bir canavar değildi ve etrafına nefret de kin de kusmuyordu. O “normaldı“ ve bunu psikiyatristler de doğrulamıştı. İşin doğrusu, Eichmann sokakta karşılaşabileceğimiz, lokantada yan masada oturabileceğimiz sıradan biriydi. Psikolog Hannah Arendt’e göre yahudilere karşı kişisel hiçbir nefreti de yoktu, fakat sistematik infazları hiç vicdan azabı çekmeden idare etmişti. “Eichmann’ın yaptıkları canavarcaydı ama kendisi…oldukça normal, sıradan biriydi. Onda bunu ideolojik bir kanaati doğrultusunda ya da özellikle kötü niyetli sebeplerle yaptığına dair elle tutulur hiçbir işaret yoktu.“ sözlerine yer vermiştir.

İçerisinde bulunduğumuz bu kompleks yapılar cağında çok fazla zulüm, yalnızca “normal“ olarak adlandırdığımız şeylerin bir sonucu olarak ortaya çıkmakta. Sıradan insanların günlük hayatlarında en pragmatik olanı yapmayı seçmelerinin bir sonucu olarak. Modern çağ diğer konularda yaptığı gibi, kötülüğü de kolektif bir yapıya dönüştürdü. Kötülük çoğu zaman prosedür sonucu, cüzi sebeplerle ortaya çıkıyor. Eichmann’ın elbette gerçekten “iyi“ biri olmadığı düşünülebilir, fakat onun ahlakını diğerlerinden ayıran nedir? Eichmann normal bir adamdı, anormal olan içerisinde bulunduğu durumdu. Bu kişi gibi hataya düşebilecek birçok kişi bulunmakta. Sırf hayat boyunca topluma bu kadar etkili olabilecek, kritik ahlaki seçimler yapmak durumunda kalınmadığı için genellik kendini “iyi“ zannetmekte. İnsan kendini Eichmann gibi birinden daha iyi olarak görmeyi gerçekten hak ediyor mu? İçerisinde bulunulan koşulların farklı olduğu belli. Fakat kişilikte herhangi fark olup olmadığı biliniyor mu?
 
Geleneksel kötülük algısı daha çekici gelebilir. Zira bu tarz düşünce normal insanları bir bakıma aklar, iyiye dair seçimleri hakkında rahat hissetmeyi sağlar. Hatta bu hatalı düşünce sonucu insan kendini içten içe takdir bile eder. Böylelikle asıl kişisel ahlaki seçimlerde değer vermek yolunda başarısız olunur. Kötülük ancak çürümüş ruhlara sahip insanlardan gelen bir şey gibi kategorize edilmekte. Bu sebeple kötülük hakkında tefekkür edildiğinde kişinin kendisini tamamen dışında tuttuğu bir kavram cizilmekte. Kötülüğün sıradanlığının kökünde düşünmezlik bulunmakta. Bu aptalliktan çok farklı bir durumdur. Burada düşünme ve empati kurma yoksunluğundan kaynaklanan bir durum söz konusu. Düşünmezlik bir gruba ait oluşu asıl fikirlerden daha önemli hale getirir. Bir diğer tabirle, bir politik görüşün doğruluğu veya bir savın geçerliliği söz konusu görüşe veya sava değil onların kaynağına dayanır. Kaynak kişinin grubuysa, fikir doğru ve erdemlidir. Kaynak düşmansa, fikir yanlış ve kötüdür. Yabani bir tribalizm, din, ırk, millet, dil, ten rengi veya politika kaynaklı olsun, toplumsal hayatı bir dolu basit ahlaki yargılara indirgiyor ve hepsini sadece bir soru haline getiriyor: iyi mi kötü mü?
 
Bu tutum eleştirel düşünmeyi ve özeleştiriyi panzehir durumuna getirmekte. Temel bağlılıklarımızı değerlendirmeli ve onları değiştirmeye açık olmak durumundayız. Bir gruba ait olmak bize cazib geliyor, çünkü gerçek eleştirel düşünceyi es geçmemize kapı aralıyor. Grup bir yerlere sürüklendikçe biz de onunla sürükleniyoruz, üstelik çoğu zaman gerçekten karanlık yerlere. Geri bakıp bunların nasıl gerçekleştiğini düşündüğümüzde, sıradan şeyleri tekrarlayan bir sürü iyi insan görürüz.

Unutmamak gerekir ki, haksızlığa, zulme, insafsızlığa, adaletsizliğe, ahlaksızlığa ve tüm çirkinliklere, toplumsal veya bireysel farketmiyor, tepkisiz kalmak, kör sağır ve lal seyirci olmak nice iyi insanların işledikleri bir zulümdür...
 
Aklını kullananlara Selam olsun!


Muhammed Sanaç


Bu yazı 8029 kez okundu.

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

1
  • Misafir 2018-10-25 18:56:05

    2018-10-25 18:56:05

  • Tebrik etmekten başka söz bulamıyorum! Her paylaşımınızı ayrıntılı şekilde okudum. Fikirlerim, bakışım ve düşünme tarzım sayenızde çok gelişti ve değişti, Allah defalarca razı olsun ins Devamı...

  • 12
  • 0
2
  • Misafir 2018-10-13 12:11:45

    2018-10-13 12:11:45

  • Çok güzel olmuş .tevfik aydın elazığ.

  • 8
  • 0

HAVA DURUMU

ANKARA

ANKETLER

Avusturya hükümetini ne kadar başarılı buluyorsunuz?

 

Pusula Gazetesi Haber Portalı © 2005 | İzinsiz ve Kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Web Mail