Facebook'ta takip et.Twitter'da takip et. Abone Ol!
shopify stats
Muhammed Sanaç
Çürük Zemin
18.07.2020

“Kimseye güven olmaz mı?” sorusu birileri tarafından hayal kırıklığına uğratılınca herkesin aklından geçmiştir. Kandırılınca üzgün ve öfkeli olmamız çok doğal bir tepkidir. Çok fazla hayal kırıklığına uğratılanlarımız üzgün ve öfkeli olmakla kalmıyor, genel anlamda endişeli oluyor ve başkalarına karşı düşmansal bir tutum oluşturuyorlar. Ve bazılarımız hayata küsüyor. Endişelerimiz kendimizi kötü tecrübelerden koruyacak bir nevi kalkan haline gelir. Prensip “Bir beklentim yoksa veya en kötüsünden yola çıkarsam, o zaman hayal kırıklığına da uğramam.”


Olabilir. Ancak bu tutumla başkalarıyla güzel ve olumlu tecrübeler edinmenin yolu da tıkanmış olur. Güvenmek, ister özel ister mesleki alanda olsun, her ilişkinin temel ihtiyacıdır. Bu nedenle güvenmenin ne anlama geldiğini ve olumsuz tecrübelere rağmen belli bir güvenin olmasının neden önemli olduğunu inceleyelim.

 

Birbirleriyle bağlantılı iki çeşit güven vardır: 

1 İnsanın kendine ve yeteneklerine güvenmesi

2 Başkalarına güvenmesi

 

İnsan kendine güvendiğinde, gelecekte yaşanacak sıkıntıları yok edebilme veya çözme yeteneğine de güvenir. Hayatını kontrol altında tutacak özgüvenimiz olur. Bu güvenle yaşam serüvenini çök daha stressiz geçiririz. Eğer “ne olursa olsun, ben başarabilirim” formülünü ne kadar içimizde barındırırsak, başkalarından o kadar az korkar ve daha fazla güven sağlayabiliriz. Fakat başka insanlara karşı psikolojik zayıf olunduğumuzu varsayarsak, başkalarına karşı korkumuz artar ve güvenimiz azalır.

 

Küçük yaşta endişe gelişimi 

Hepimiz, farkında olmasak bile, çocukluk yaşlarında insanlar hakkında temel fikirler ve prensibler edindik. Bu fikir ve prensibler çocukluk döneminde edindiğimiz tecrübelere dayanır. Çocukken çevremize olağanüstü güven duyardık, hayal kırıklığına uğratılabileceğimizi öğrenene kadar. Bu duruma devreye sokan unsurlardan bazıları:

 

-Yardıma ihtiyaç duyduğumuzda kimsesiz kalmamız

-Ebeveynlerimiz verdikleri sözü tutmadığında

-Bizden çok beklenti olduğundan kaynaklı başaramama duygumuz

-Çokça olumsuz eleştiri aldığımızda

-Dayak yediğimiz ve azar işittiğimizde

-Ebeveynlerimiz çok fazla dikkat gösterip kendi tecrübelerimizi edinmemize mani olduklarında

-Ebeveynlerimiz öfkelerini bizden çıkardığında

-Evde yaşanan tartışmalar

-Ölüm

-Hastalık

-Boşanma davası

-vs.

 

Böyle durumlar yaşadığımızda, kendimize, çevremize ve hatta hayata güven duymakta zorlandık.

 

Güven dolu yaşamak! Mümkün mü?

Başkalarına karşı endişe duyanımız çok daha fazla hayal kırıklığına uğratılır, daha doğrusu endişesinin gerekçesini kanıtlanmış sayar. Bize biri soğuk ve endişeli yaklaştığında ne yapardık? Üzerine kucak dolusu sevgi ve tebessümle mi yürürdük?

 

Hayır. Çoğumuz aynı şekilde davranırdık ve mesafemizi korurduk. Farkında olamadan şahsi beklentimiz tavırlarımızı da yönlendirir. Bizim kendimizle başa çıkma yöntemimiz karşıdakimizin tavrını belirler. Bu anlamda beklentilerimiz doğrulanır. Buna psikolojide “kendini doğrulayan kehanet” derler. Olumsuz tecrübelere rağmen çevreye belli bir güven avansı verdiğimizde, hem özümüze hemde çevremize iyilik yapmış oluruz. İnsanların üzerine derhal olumsuz ve endişeli bir tutumla yüründüğümüzde, belli bir emniyet sağlamış oluyoruz evet, ancak iyi tecrübeler edinmenin de önüne duvar örünmüş oluyor. Ayrıca dünyada güvenilebilen ve sevecen insanların olduğu düşüncesiyle hareket etmemiz kendimize güven ve sevecenlik katar. Yinede hayal kırıklığına uğrandığımızda şu yöntemi denemeli; “Karşıdakine imkan varsa hayal kırıklığı yaşandığı ve dileklerini ifade etmeli. Tavırları değişmediği taktirde mesafe korunmalı. O insanın bu tavırları sergilemesi üzücü. Fakat onu değiştiremem. Ama onunla birlikte olup olmamak istediğime karar verebilirim. O benim yüzümden böyle davranmıyor, başka türlü öğrenmediğinden.”

 

Başkalarına güvenmek hayal kırıklığına uğratılma riskini taşır

Güvenimiz suistimal edilebilir. Fakat iyi bir güven zemini ruhumuz ve bedenimiz için çok önemli. Güvensizlik nedeniyle içtenlikle acı çekeriz. Sabah tekrar uyanacağımız güvencesiyle gece uykuya dalabiliriz. Yeniden gözlerimizi açacağımıza güvenmiyor olsaydık, gecelerimizi uykusuz geçirirdik. Uyuyakaldığımızda tekrar uyanmamak korkusu sarardı bedenimizi. Bu başkalarına güvenmediğimizde de aynıdır. Devamlı harcanma, aldatılma, kandırılma korkusuyla yaşamak zorunda kalır ve herşeyi kontrol etme arzusu besleriz.

 

…söylemesi kolay...

 

Toplumsal realite ve zeka ve güven ilişkisi

Zeka ve güven arasında olumsuz bir korelasyon vardır. Zira hızlı güvenmekle enayilik arasındaki bağlantı toplumsal yaygındır. Bu sebeple güvensizliği zeka ile bağdaştırmıyoruz ama zekayı güvenmekle bağdaştırıyoruz. İlk görüşte aynı gibi gelebilir, ancak bakış açısı çok farklı. Zira güven, dağdan aşağı yuvarlandığımızda uzanan el değil, yuvarlanmadan o elin sadakatinden emin olmazmızdır ve el uzatanların sayısını çoğaltmaktır. Ve yalnızca tek taraflı değil, iki yönlü olmalı. Biz başımızdan bir şey geçmediği halde güvenmiyorsak, bize güvenilmesini de beklemeye hakkımız yok. Bu meselenin çetin yanı ise bana neden güvenmiyor sorusundan ötürü ben neden güvenemiyorum sorusudur. Fakat “ailene bile güvenme” diyen bir toplumdan hem kendine, hem de sevdiklerine güvenen insanların çıkma olasılığı nedir ki?

 

Vahşi hayvanlara yem olmamak üzere tetikte ve hayatta kalma arzumuza uymak için karşılaştığımız şartlarda yalancı olumsuzluklardan kaçma eğilimindeyiz. Çok kez huzur bulmak adına kendi yuvamıza çekildiğimiz olur. Kargaşaların ortasında saf ve temiz olmayı becermek. Kargaşalardan endişe duymak, sessizliğimizi ve saflığımızı özleştirebileceğimiz çevreyi bulmak. Güven dolu ilişkiler, maddi imkanlar, sevdiğimiz bir meslek. Her biri güven sağlayan unsurlardır. Hepimiz doğal olarak huzur, güven ve denge sağlayan şeylere ilgi duyarız. Kimimiz az kimimiz çok, ama duyarız. Yaşamın güzelliğini ve kargaşalığını da bu belirler genelde. Otoriter ve baskıcı sistemlere baktığımızda geleceğin nesillerinde olmayacak şeyler arasında içgüdü ve hisler yer alır. Nitekim bizleri seçimlerden ve rasyonel yaşamdan uzaklaştıran şeyler bunlar. İç huzuru diş gevenle harmanlamak, hissiyatlarımız, belli şablonlarla hayallerimizden yoksun kalmak... Halbuki gelişim için esneklik olmalı. Belli şablonlardan kurtularak keşife çıkmak, cesaret etmek, bazen de zorlamak gerekiyor. Ve hatta korkmak gerek. Korkmaktan korkmayı korkmak sanmıyoruz. Oysa asıl korku budur.

 

İyi güzel de, ya arzularımızı bilmiyorsak? İçimizdeki boşluk giderilmiyorsa? Sürekli dışsal etkiler altına kalıp, para, mülk, mal, kariyer, şekil, gösteriş, ün, ev, araç gibi şeyler arıyorsak? Boşluğumuzu bunlarla doldurmaya çalışıyorsak? Hadi dolmadı? Hepsine sahip olduk yine boşluk giderilmedi? O zaman?

 

Muazzam bir boşuluğun içerisinde olduğumuzun farkındayız, ancak bizleri asıl korkutan ve savunmasız kılan o boşluğun anlamsız olması ve çaresizce ümitsizlik içerisinde kendimizi varsaymamızdır. Çoğumuz yapmacık nezaketle sığ bir dışsal yapıyla hakiki çatışmalarla yüzleşmeye çalışır. Benliğimizi kamufle eder, maske takar, senaryo oynarız. Niçin? İncinme korkusuyla kendimizi korumaya çalıştığımızdan. Kötü kişiler için karşısındaki insanın zayıf noktalarını bulup beklenmedik anda zarar vermek için. Kuvvetli ve dayanıklı görünmek için. Daha doğrusu kendi zayıf yanlarını gizlemek için. Kimi zaman meseleleri kontrol etmek için o kadar azim gösteririz ki, önemli olanın kontrol etmek değil, yaşamak olduğunu elimizin tersiyle kenara iteriz. Kontrol yapmacık bir emniyet ve güvence hissidir. Bu nedenle kendimizi güvensiz hissederiz. Yeterli paramız yoktur. Kiloluyuzdur. İşimiz görkemli değildir. Yakışıklı değilizdir. Saçımız dökülüyordur. Önceleri yeterli bilgiye sahip olmamak aşağılık kompleksi nedeniyken, artık internetten daha iyi kimselerin bilemeyeceğinden dolayı tüm odağımız, ilgi ve alakamız ona kenetlenmiş durumda. Halbuki yeni bir şey öğrenen insan, anlamaya çalışan ne kadar tatlıdır, çekicidir ve farkındadır mış gibi tavır takılanlara hangi ara dönüştük? Samimi ortamların, bağların önemini ne zaman yitirdik. Niye yitirdik? Yoksa bu şekil şukulculuk hep var mıydı? Gizemin faydalarını hangi ara unuttuk? Yoksa çok mu farkındaydık her şeyin, ondan mı oluyor bunlar? Tam anlamıyla biriyle birleşmekten kaçınmanın sebepleri nedir?

 

Sürekli üç beş kilo verdikten sonra buluşmalar planlanır, karın kasları geliştirildiğinde, internetten sipariş edilen yeni ayakkabılar geldiğinde, araba yıkamadan çıktığında, kuaföre uğradıktan sonra, maaş geldiğinde... Bir kitap okuyup öyle konuşayım diyen yok, önemli olan görüşmeden önce kiloların verilmiş olması, saçlar oturmuş olacak ve kaslar görünür hale gelecek. Sebep?

 

Tüm bu soruların yanıtları kütüphanede, kırtasiyede kişisel gelişim reyonlarında, çok zeki ve herkesten üstün yazarlar tarafından hazırlanmış makalelerde aranır. Hepsi iyi hoş, ama gerçekçi değil. Bazen yapmacık olmamaya o kadar gayret gösteririz ki, bu gayret bile yapmacık gelir. Mutluluk formülü içeren olumlu paylaşımlar anlamsız oluyor, ne bekleyeceğini ve düşüneceğini şaşırıyor insan. Acaba biz mi bir şeyleri kaçırıyoruz? Öyleyse söylesinler bizde bilelim.

 

Çoğumuz farkında değiliz ama ağrıyı önlemenin yolu ağrı kesici almak değil. O acının kaynağını araştırıp yok etmek. Bunun çözümü seyahat etmek mi? Sevmek mi? Sevilmek mi? Bağ kurmak mı? Bilmiyorum, zira her bireyin hikayesi farklı.

 

Asıl anlamlı olan çaba ve gayret pes etmemektir. Pes etmemek için çabalamak ve bir şeyleri değiştirmek. Oturmayan taşları yerine oturtmak. Hepimiz insanız, bağ kurarak var oluruz. Bu sebeple ağır suç işlediğimizde cezamız o bağdan koparılarak çevremizden uzaklaştırılmak oluyor. Hapise kilitlenip toplumdan tecrit ediliyoruz. Güvenmemek kendi hapishanemizi kendi ellerimizle inşa etmemizdir işte. Sevdiklerimiz bizleri kandırıyor, iş ortaklarımız dolandırıyor, ailemiz üzüyor, güvensizlikler artıyor, bize yalan söylüyorlar. Kazık yediğimiz her an için içsel hapishanemizin duvarlarına bir tuğla daha ekleniyor.

 

Güvenebilmek için sorunun kaynağına inmemiz gerekmekte. Zorluk mu çekiyorum bağ kurarken? Daha iyi bir şeyi kaçırmaktan mı korkuyorum? Yaptığım iyiliklerden dolayı takdir edilmemem beni sinirlendiriyor mu? Cesaretim olmadığından karşılaştığım fırsatları göremiyor muyum? Hayat filim şeridi gibi gözlerimin önünden akıp gidiyor mu? Güvensizlikten dolayı içime mi kapanıyorum? Bu soruların yanıtı “kendinde başlamak”. Kendi içgüdünüzde güvenmenin ne anlama geldiğini belirleyin öncelikle. Güvensizlik hissettiğiniz durumları gerekirse not alın. Meselenin nesnel bir biçimde sizden kaynaklanıp kaynaklanmadığını inceleyin. Yaşadıklarınızın hangi sıklıkta olduğunu takip edin. Nesnel araştırmamız olanlara karşı durmamız ve gerçekten bir şeylerin değişmesini sağlayacaktır. Korkuyorsak bile en azından aksini denemek durumundayız. Geçmişe dönüp güvensizlik tohumunu bulmalıyız. Lütfen üzerinden yıllar geçmişte olsa, o güvensiz çocuk olarak kalmayı tercih etmeyin. Kendiniz için, çevreniz için. Korku ve güvensiz yaşam olur mu ya? Korku ve güvensizlikle asıl potansiyelimizi asla tespit edemeyiz. Sürekli alışageldiğimiz şeyleri yaparsak, alışkanlıklarımızın dışında bir şey yaşamamız mümkün olabilir mi?

 

Bir şeylere ulaşamayacağımız düşüncesi başladığı andan itibaren, o şey bize ulaşılmaz hale gelir. Zıddı öğrenilmediği müddet her şeyin mümkün olabileceğine inanmamız fayda sağlayacaktır...

 

Aklını kullananlara Selam olsun!


Bu yazı 2709 kez okundu.

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

HAVA DURUMU

ANKARA

SON YORUMLAR

ANKETLER

Avusturya hükümetini ne kadar başarılı buluyorsunuz?

 

Pusula Gazetesi Haber Portalı © 2005 | İzinsiz ve Kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Web Mail